23 Kasım 2013

Optimum Kitap "Boğulan Kız" Yakında Diyor.



Optimum Kitap daha ilk yayın hayatına atıldığı zamanlarda mutfağında The Drowning Girl'ü görmüş ve çok heyecanlanmıştım. Ara ara bu kitabı sormuş ve çevirisi bitti, belge bekliyoruz gibi yanıtlar almıştım. Geçen ay Optimum en sonunda beklediğim haberi verdi ve Boğulan Kız'ın yakında çıkacağını duyurdu. Elimde hala bir tarih yok ama bekliyorum.

Facebook sayfasında yayımlanan kısa parçayı aşağıda bulabilirsiniz! Acele at Optimum!


“Şimdi bir hayalet hikâyesi yazacağım,” diye yazdı daktiloya.
“İçinde deniz kızı ve kurt olan bir hayalet hikâyesi,” diyerek devam etti yazmaya.
Ben de yazdım.
Benim adım India Morgan Phelps ama tanıdığım herkes bana Imp der. Providence, Rhode Island’da oturuyorum. Annem, ben on yedi yaşındayken Butler Hastanesi’nde öldü. Butler Hastanesi hatırı sayılır kişilerin gömüldüğü Swan Point Mezarlığı’nın hemen bitişiğinde, 345 Blackstone Bulvarı’ndadır. Hastanenin eski adı Butler Akıl Hastanesi’ydi ama zamanla “akıl” kelimesi kullanılmaz oldu. Belki bu kelime işleri kötü etkiliyordu. Belki de doktorlar, vasiler, yönetim kurulu ya da bu tür kararları her kim veriyorsa, akıl hastalarının “tımarhane” olduğunu bildikleri bir yere kapatılmak istemediklerini, reklamda doğruyu söylemenin yarardan çok zarar getirdiğini sezmişlerdir. Bilemiyorum ama annem, Rosemary Anne, Butler Hastanesi’ne yatırıldı; çünkü o bir deliydi. Elli altı yaşında başka bir yerde değil de orada ölmesinin sebebi de deli olmasıydı. Deli olduğunu bilmiyor değildi, ben de biliyordum. Bana soracak olursanız Akıl Hastanesi’nden ''Akıl''ı çıkarmak, hamburger salata kadar sağlıklı olmadığı için Burger King’in ''Burger''ını atmaya benziyor. Ya da dougnut diş çürümesine ve şişmanlığa yol açtığı için Dunkin Donuts’ın “Donuts”ını çıkarmaya.
1914 doğumlu kocasını 2.Dünya Savaşı’nda kaybetmiş olan anneannem Caroline de deli bir kadındı ama o, Wakefield’deki kendi evinde kendi yatağında öldü. Onu hastaneye tıkan ya da deli değilmiş numarası yapan olmadı. Belki de yaş ilerledikçe insanların o kadar da dikkatini çekmiyordur delilik. Caroline gazı açmış, tüm kapı ve pencereleri kapatmış ve yatmaya gitmiş; intihar mektubunda, anneme ve teyzelerime onu akıl hastanesine postalamadıkları için teşekkür etmiş. Orada daha fazla dayanamasa bile yaşamaya mecbur bırakılacaktı. Hayatta kalmaya, yani. Delirmeye ya da. İkisinden birine ya da her ikisi de.
Annemi hastaneye yatıranların teyzemler olması ironik sayılır. Sanırım bunu babam da yapardı. Ama o, ben on yaşındayken gitti ve nereye gittiğini tam olarak bilen yok. Annemi deli olduğu için terk etti, bu yüzden bizi terk ettikten sonra çok yaşamadığını düşünmek hoşuma gidiyor. Küçük bir kızken, geceleri uyumaz, yattığım yerde babamın nalları nasıl diktiğine dair korkunç şeyler hayal ederdim. Bizi bırakıp gittiği için her türlüsünü hak ediyordu çünkü bana ve anneme sahip çıkamayacak kadar ödlekti. Bir ara, babamın başına gelmesi muhtemel türlü felaketlerin listesini bile yaptım. Listeyi stenograf defterinin arasına koydum, annemin görmesini istemediğimden defteri de yatağımın altındaki eski bavulun üzerine yerleştirdim. “Umarım babam çükü çürüdükten sonra zührevi hastalıklardan geberir.” cümlesi listenin en başındaydı, arkasından fazla açıklama gerektirmeyen şeyler geliyordu: araba kazaları, gıda zehirlenmesi, kanser gibi. Ama zamanla hayal gücüm gelişti, listeye son olarak eklediğim madde (316) şu oldu: “Umarım babam aklını kaçırmış, tek başına ve korku içinde ölmüştür.” O defter hâlâ yanımda ama artık gözden uzak eski bir bavulun içinde saklı değil, rafta duruyor.
Evet, işte böyle. Annem, Rosemary Anne, Butler Hastanesi’nde öldü. İntihar gözetiminde olmasına rağmen Butler Hastanesi’nde intihar etti. Yataktaydı, eli kolu bağlıydı, odasında bir de kamera vardı. Yine de başardı. Dilini yuttu, hemşireler ve hademeler ne olduğunu anlamadan boğularak öldü. Defin ruhsatında felç yüzünden öldüğü yazıyor ama ben öyle olmadığını biliyorum. Ziyaretine gittiğimde ölmek istediğini söylerdi hep, ben de çoğu kez ona yaşamasını, iyileşip eve gelmesini istediğimi söylerdim; ama başka seçeneği kalmadıysa ölümden başka, ona kızamam. Artık bir gün ya da bir gece daha geçiremediğini düşündüyse. Üzgün olduğunu ama anladığım için memnun ve bunun için bana minnettar olduğunu söyledi. Ona şeker, sigara ve kitap getirirdim; Anne Sexton, Diane Arbus hakkında sohbet eder, Virginia Woolf’un ceplerine taş doldurup Ouse Nehri’ne dalmasından bahsederdik. Rosemary’nin doktorlarına bu sohbetleri hiç anlatmadım. Dilini yutmadan bir ay önce verdiği, Virginia Woolf’un intihar mektubundan alıntı yaptığı mektuptan da söz etmedim: “Hayatımdaki tüm mutlulukları sana borçlu olduğumu söylemek istiyorum. Bana karşı hep sabırlı ve akılalmaz derecede iyi davrandın. Demek istediğim… bunu herkes biliyor. Beni kurtarabilecek biri olsaydı bu kişi sen olurdun. Su götürmez iyiliğin dışında her şey beni terk etti.” Mektubu resim yaptığım, her ne kadar sadece resim yaptığım oda olarak düşünsem de, galiba stüdyom olan odanın duvarına raptiyeyle tutturdum.
Rosemary’nin ölümünün üzerinden birkaç yıl geçene dek, deli olduğumu ve muhtemelen hep deli olarak kalacağımı fark etmedim. Delilerin deli olduklarını bilmedikleri sadece bir efsanedir. Pek çoğumuz, herkes kadar, tezahür ve içgözlemiçgörü yeteneğine sahibiz, belki de daha fazla. Kendi düşüncelerimiz üzerine düşünürken aklı başında insanlardan çok daha fazla zaman harcadığımızdan şüpheleniyorum. Yine de, dünya ahvalini yorumlama biçimimin (melodramatik deyişler bulma eğilimi olan teyzem Elaine’den alıntı yapmak gerekirse) “Phelps Ailesi Laneti”ni devraldığım anlamına geleceği hiç aklımdan geçmemişti. Her neyse, en sonunda aklımın başımda olmadığı kafama dank edince, Rhode Island Hastanesi’nde bir terapisti görmeye gittim. Ona bolca para döktüm, konuştuk (genellikle ben konuştum o dinledi), hastane bazı tahliller yaptı. En sonunda, psikiyatrist düzensiz şizofreniden, diğer deyişle hebephreniadan, muzdarip olduğumu söyledi. Hebe, Yunan gençlik tanrısı anlamına geliyor. O psikiyatrist, bu son kısmı bana söylemedi; kendim buldum. Hebephrenia, ergenlik döneminde ortaya çıktığı için ismini Yunan gençlik tanrısından alıyor. Düşünme ve dünyayı görme biçimim şizofren olduğum anlamına geliyorsa eğer, ergenlikten çok önce delirmeye başladığımı söyleme gereği duymadım. Zaten, daha fazla tahlil yapıldıktan sonra, bu tanı ismini Yunan tanrısı ya da benim bildiğim başka bir tanrıdan almayan paranoyak şizofreni tanısıyla değiştirildi.

Beğendiniz mi? Paylaşın! :)

0 Yorumcuk:

Yorum Gönder